17.12

2015

Şin/e Bölüm 4

Deniz Pınar

Bu öykü, 23.12.2015 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.



Yağmurun sesini ve bir kamyonette olduğumuzu, tekerlerin girdiğini çukurlardan ve kamyonetin üzerine gerili brandaya çarpan yağmur tanelerinin sesinden anlayabiliyordum. Kafama bir çuval geçirilmiş ve ellerim arkadan bağlanmıştı. Kamyonetin kasasında kırık kaburgamın üzerine yan yatmış ellerimdeki bağdan kurtulmaya çalışırken burnumdan akan kan dudaklarıma kadar gelmiş ve farkında olmadan kendi kanımın tadına varmıştım. Konuşmalar duyuyordum ama anlamıyordum. Tatarca olabilirdi ya da Tacikçe veya Türkçe. Kendi aralarında konuşuyor, şakalaşıyor ve içiyorlardı. Kendimi bu çıkmazdan kurtulacağım konusunda telkin ediyordum. Nasıl olsa daha çocuktum ve benle alıp veremedikleri bir şey yoktu. Acı içinde saatlerce gittikten sonra araç durdu. Kamyonetin arka kapağı büyük bir gıcırtıyla açıldı ve beni sürüyerek indirdiler. Ayakkabımın teki olmadığından soğuk çamuru ayak parmaklarımla hissedebiliyordum. Yaklaşık yirmi beş metre sonra kapalı bir alana girdik. Ve havanın ısındığını tenimin yumuşamasından hemen anladım. Biraz rahatlamıştım doğrusu. Tek sıkıntım kırık kemiklerim ve kafamdaki çuvaldı. Onlardan da birazdan kurtulacağıma emindim. Bir odaya girdik ve diz çöktüm. Ellerim hala arkadan bağlıydı. Biraz sürüklendikten sonra kafamdaki çuvalı çıkardılar. Kirpiklerim çamurdan mı yoksa kendi kanımdan mı bilmiyorum bir birine yapışmıştı ve açmakta çok zorlanıyordum. Yavaş yavaş gözlerimin bağından kurtulduğumda ışık huzmesi gözlerimi acıtmıştı. Karşımda bir duvar vardı ve ben ellerim arkadan bağlı duvarın önünde diz çöküyordum. Kafamı çevirip odanın içine göz atmak istedim. Hafifçe kafamı çevirdiğim an kafama gelen tekmeyle yere yığıldım. Arkamda duran adamı görmemiştim ve anlaşılan o ki sadece duvara bakmamı istiyordu. Gözlerimi kapatıp bu anların geçeceğini ve beni bırakacaklarını düşünmeye başladım. Bir zaman sonra birçok kişiden gelen ve koridorda yankılanan sesler ve bir adamın acı ve yalvarırcasına bağırdığını duydum. Kendimi kontrol edemiyordum. Aynı şeyin başıma gelmesinden çok korkuyordum. Sesler giderek artmaya ve yaklaşmaya devam etti. Bu sırada arkamda duran adamın nefesini ensemde hissettim. Kısık bir sesle tek kelimesini bile anlamadığım bir şeyler söyleyip duruyordu kulağıma. Az önceki tüm o kargaşanın içine bir de bu adamın giderek yükselen fısıldayışları eklenmişti. Kapı açıldı ve içeri insanlar dolmaya başladı. Tam arkamda bir ölüm kalım savaşı veriliyordu ve ben bu savaşın tam ortasında unutulmuş bir çocuktum. O an sırtıma sert bir cismin battığını hissettim. Yüzü koyu yere kapaklanmıştım. Yerde yatarken ben gibi yere serili bedenler görüyordum. Uzuvları yerlerinde olmayan bedenler. Kiminin gözleri kiminin tırnakları kiminin eksik parmakları... Cennet ve cehennemin hiç olmadığını, yaradanın böylesine bir vahşete neden izin verdiğini, dünyadaki tüm güçlülerin kötü tarafta saf tutmasını... Dünya başıboş bırakılmıştı ve köpekler gibi bir birimizi öldürüyor sonra da leşlerimizi yiyorduk, yediklerimiz bizi başkalaştırıyordu. Saniyeler bile yavaşlamış ve küflenmiş tavandan damlayan su bile sanki yıllar sonra düşüyordu yere. Yüzümü yerdeki betona gömmek istiyordum. Hiç yaşanmamış saymak istiyordum bu olanları. Katırlarımı özlüyordum, Baz'ı Çerkoyu, sessizce içime ağlıyordum taki içim dolup taşıncaya dek içime ağlamak istiyordum. Gözlerim açıkken hayal ediyordum bunları, sağımda ve solumda bir kıyım yaşanırken hayal ediyordum bunları, sırasını bekleyen bir kurban gibi hayal ediyordum bunları. Yarı kısık gözlerim, birkaç santim yanıma, birden bire düşen bir bedenle irkildi. Yüzünün yarısının insan olduğundan şüphe duyduğum bir -şey- düşüverdi az önce hayalimi paylaştığım betona. Ayakta duran birkaç adamdan başka herkes yerdeydi. Odanın şah damarı kesilmişçesine kana bulandığını gördüm. Yüzümün betonun soğukluğunu hisseden tarafına ılıkça değen kanın sıcaklığını ve kokusunu hissettim. Ne kadar kaldım öyle bilmiyorum. Zamanın yaşlanmadığını işte o zaman bir daha anladım. Bir müddet sonra odanın içi tekrar hareketlenmeye başladı. Ölü bedenlerin diri bedenlerle nasıl sürüldüğünü gördüm. Bir bedenin diri biri tarafından sürüklenirken nasıl hareket ettiğini gördüm. Allah'ım bende mi ölmeliyim. Yerdeki bedenlerin durumunu anlamak için ufak bir çakı saplayan adamı görünce sevindim, işimi bu küçük çakı bitirecekti.
Rüyamda karların eridiğini gördüm ve İran'ın en güzel sesli dengbejlerinin şarkılarını dinlediğim bir vadideydim. Baz benim elimden tutmuştu. Ve sırtı dönük bir kadın bana oğlum diyordu. Birden bire soğuk suyla kendime geldim.
Öncekinden daha küçük bir odanın içinde, duvarın dibinde ellerim yukarıdan bağlanmış ve çırılçıplaktım. Karşımda tüm vücudumu görmeme yetecek büyüklükte bir ayna asılıydı. Kırılan kaburga kemiklerimi ve tekme izlerinin yarattığı morlukları görebiliyordum. Sağ ve sol köşedeki gölgeden iki tane adam bana doğru yaklaştı yavaş yavaş. Tepedeki sarı lambaya yaklaştıkça gözlerini gördüm. Bana elinde tuttuğu şeyden bir şeyler okudu. Ancak dillerini bilmediğimden ne okuduğunu anlamadım. Bana bir şeyler soruyordu ve yanındaki adama bakıp bir şeyler diyordu. Sorduğu soruların cevaplarını alamadığında ise beni bir kum torbası gibi yumrukluyor saçlarımdan tutup yüzüme karşı ağzından tükürükler çıkartarak bağırıyordu. Anlamıyorum, dilinizi bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, ne olur bırakın beni demekten başka bir şey yapamıyordum. Ve her cevabım, vücuduma yeni bir acı olarak ekleniyordu. Benle işleri bittiğinde az evvel kendimi gördüğüm aynaya kafamı kaldırıp bakacak gücüm dahi yoktu.

Rahatsız edici bir sesle gözlerimi tekrar açtığımda kulak zarım patlayacak gibi oldu. Birkaç saniye içinde ses artarak devam etti. Kulaklarımı bu yüksek ve kötü sesten koruyamıyordum. Yeter artık ne olur kapatın şunu, benden ne istiyorsunuz diye yalvarmaya başladım. Ama ben bağırdıkça ses kesilmek şöyle dursun daha da artarak devam ediyordu. Kafamın içindeydi sanki bu ses ve beyin hücrelerime küçük küçük kesikler atıyordu. Bağırmaktan ve yalvarmaktan vazgeçtim. Başıma gelen bu şey her neyse kabullenmekten başka bir çarem yoktu. İçime ağlıyordum yine. İçim dolup taşana kadar da ağlayacaktım. Ama dışım gülmeye başladı. Kahkahalarla gülüyordum. Ve bedenim bu hücrenin içindeki kabuğum olmuştu. İçimde neler yaşadığımı asla bilemezlerdi. İçimden setar çalıyordum sanki ve kanımın aktığı her yere damarlarım vasıtasıyla dolaştırıyordum bu sesi, kalbimden, beynime içim huzurla dolana dek. Kanım akmayı kesene dek...


Deniz Pınar

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Etiketler: şin-şine-baz-çerko-ferze

Şiirkolikte kayıtlı 5 öyküsü bulunmaktadır.

Deniz Pınar yetkili üye konumundadır.


Deniz Pınar öyküleri

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri