» Ahmet Telli şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni)

19.03

2018

Dilencinin Gözleri

Zübeyde Yalçınkaya

Tanrı gözleri iki yarattı ve birbirine şahit kıldı. Tıpkı iki sevenin birbirinin ayıbını örtüp, aynı şeye odaklanması gibi gözler aynı yöne, aynı şeye ve aynı kadere baktılar dedi dilenci. Sonra sahilde yürüyen iri adama dikti gözlerini. Adamın sırtında eski bir kahverengi ceket, ayağında yırtık bir ayakkabı, üzerinde küf yeşili bir pantolon vardı. Adam nefes darlığı varmış gibi nefes alıp veriyordu. Etrafına aldırmadan sesli bir şekilde boğazını temizledi ve içindeki balgamı pis bir şekilde yürüyüş yolu üzerine bıraktı. Dilenci kız, adamın bu davranışından diksindi ve alelacele baktığı yönü değiştirdi. Fakat bu yönde de hiç kimseye aldırmadan iki aşık bankta öpüşüyordu. Bu hoşuna gitse de yine de bu yöne bakmaktan vazgeçip, karşı tarafına baktı. Bu tarafta da ayağının biri topal olan yaşlı bir adam, oltasıyla balık tutmaya çalışıyordu. Belli ki bugün adamın kısmetli olduğu bir gündü. Yanındaki kovaya kısa süreli aralıklarla tuttuğu balıkları tek tek koyuyordu. Onun yanında duran genç adamsa yaşlı adamın aksine hiç balık tutamamıştı. Genç adam kızın duyacağı bir sesle:
- Babalık bize de öğret bizde balıktan nasiplenelim, malum eve eli boş dönmek istemem dedi.
Yaşlı adam gürültülü ve abartılı bir şekilde güldü ve sonra:
- Benim kovamdan dilediğin kadar balık alabilirsin, dedi. Sonra hüzünlü bir ses tonuyla:
-Ne de olsa evde tek başıma bu balıkların hepsini yiyemem, dedi.
Kız konuşmalar karşısında hüzünlendi.
-Yazık! Onunda kaderi benim gibi yalnızlık. Kim bilir neleri terk etti ve nelerde onu terk etti. Gözleri yaşlarla doldu ve ağlamamak için kendini tuttu ve düşünceye daldı.
Dilenci kız Suriyeli bir mülteciydi. Suriye'deki savaş sırasında sevgilisiyle Türkiye'ye oradan da Avrupa'ya kaçmayı planlıyorlardı ve bu amaç uğruna ülkelerini terk etmişlerdi. Kızın sevgilisinden başka hayatta tutunacağı kimse yoktu. Sevgilisi üniversite okumuş bir felsefeci olsa da inanç bakımından ateistti. Kızsa, onun tam tersi inançlı bir Müslümandı. Fakat kızın kafası zaman zaman karışıyor ve kendi kendine şöyle diyordu:
-İnsan tanrı ve şeytan arasında bir varlık olduğuna göre neden insan tanrı olmak istemesin. Bundan dolayı değil miydi Firavun kendi tanrılığını ilan etti. Bence şu ateistlerde kendi tanrılığını ilan ediyorlar. Ölümlü tanrılar ne olacak diye küçümsedi ateist olan her bir insanı.
Ona göre sevgilisi başka türlü bir ateisti ve onun yaşantısı ateist olması için onu zorlamıştı. Bu da kaderden başka bir şey değildi.
Kızın sevgilisi küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmişti. Babası tarafından olan hiç bir akrabası onun varlığını istememiş olsa da gözleri yarı kör olan teyzesi onu büyütmüştü. Kadın ölen eşinden dolayı baya bir variyete sahipti ve inanç bakımından dürzi olsada bu inancını da adam akıllı yaşamayan biriydi..Kızın sevgilisine çocukluğundan beri dürzi inanışı tuhaf geldiği için bir türlü bu inanışı benimseyememiş ve üniversitede felsefe okuyup Nietzche'nin etkisinde kalarak ateizmi kendine inanç olarak benimsemişti. Ve kıza göre sevgilisi İslam'ı doğru bir şekilde öğrenirse bu inancından hemen vazgeçecekti.
Ateist gencin ismi Muhammed bin İsmail el Derezi, kızın ismi ise Fatıma idi. Her ne kadar inançları ikisini birbirinden ayırsa da isimleri aynı çatı altında birbirleriyle bütünleştiriyordu. İdlib'li genç Fatıma'nın amcaoğlunun sınıf arkadaşıydı. Fatıma, onu amcasının oğlunun yanında sürekli görüyordu. İki gencin birbirine bakışları sonunda aşka dönüştü. Artık gizli gizli buluşuyor ve birbirlerine aşklarını ilan ediyorlardı. Fatıma'da İdlib'li genç gibi kimsesizdi ve ona çocukluğundan beri bakan amcası vardı ve amcası da yakın bir zamanda kanserden ölmüştü. Bu nedenle de iki aşık birbirinin kimsesi oluyorlardı.
Fatıma her ne olursa olsun İdlib'li gençten başka bir hayat bilmiyor ve istemiyordu. Sonunda ne olursa olsun bu savaş sırasında sevgilisinin yanında olmalı ve artık bu ülkeyi onunla birlikte terk etmeliydi. Uzun bir yolculuk ve açlık sonucunda kaçak yollarla Türkiye'ye gelen gençler bu ülkenin batısında yer alan Bodrum'a yerleştiler. Birlikte bir lokantada kaçak işçi olarak çalıştılar. Fakat İdlib'li genç yeterli düzeyde beslenemediği için verem hastalığına yakalandı. İlaç kullanamadığı için her geçen gün hastalığı daha fazla ilerledi. Bir de bu hastalığı yetmiyormuş gibi bunun üzerine sıcak zatürrede eklenince genç iyice bitkin ve yorgun düştü. Artık işe gidemiyor ve ona Fatıma çalışarak bakıyordu. İdlib'li genç gün geçtikçe zayıflıyordu. 70 kilodan 45 kiloya kadar düşmüştü. Öksürüğü ise her geçen gün artıyor ve her öksürükte kan ağzından geliyordu. Kısa süre sonra genç hastalığa dayanamayarak öldü ve Fatıma hayat mücadelesinde yalnız kaldı. Devletin lokantayı denetlemesi üzerine de işsiz...Artık tanımadığı bir ülkede yalnız kalmıştı. Ne yaptıysa yeni bir işe giremedi. Sonunda kendini şehrin köşe başlarında dilenen bir dilenci olarak gözlerini açtı.
Fatıma bir yandan dileniyor diğer yandan dilendiklerinin bir kısmını onun gibi kaçak olarak ülkeye giren diğer fakir Suriyelilere veriyordu. Bazen kazandıklarıyla aldığı simidi martılar için denize atıyor, kimi zaman sokak kedilerine aldığı sütü içsinler diye bir kaba boşaltıp, kedilerin sütü içmesini izliyordu.
Fatıma bazen üzerinde gezinen kızgın bakışları fark ediyor ve bunun elbiselerinin farklı, eski ve kirli olduğundan kaynaklandığını düşünmek istese de gerçeğin çok başka olduğunu biliyordu. Koca dünya insanların hepsinin birden olsa da o bu şehirde bir yabancı olduğu için istenmiyordu. Bazen birileri ona şöyle diyordu:
-Pis Suriyeli... Zaten adam olsaydınız ülkenizde savaşır ve bir ödlek gibi ülkenizden kaçmazdınız. Sizin yüzünüzden değil mi Osmanlı devleti de yıkıldı.
Bir başkası:
-Şu Suriyeliler yüzünden cebimde bozuk para kalmadı. Her gün biri bir köşede dileniyor. Yazık koca ülke ne hale geldi.
Ötekisi:
-Kızın gözleri çok güzel. Keşke kendi değil, kaderleri güzel olsaydı. Gâvur oyunu bir ülkeyi nasılda mahvetti. Sıra bizim ülkeye geliyor azizim.
Ve bunlarca binlerce benzer sözleri kız duyuyordu.
Kız düşünceden sıyrılıp tekrar karşı tarafa baktı. O genç, yaşlı adamın kovasından balıkları hızlı bir şekilde kendi kovasına koyuyor ve yaşlı adama teşekkür ediyordu. O sıra da bir çocuk bisikletten düştü. Fatıma yerinden kalkıp çocuğa yardım etmeye gitti. Çocuk yerden kalkıp Fatıma'yı iteleyerek:
-Pis Suriyeli çek ellerini üstümden yoksa senin için çok fena olacak dedi. Bu sırada balıkları kovasına koyan genç, bu işi bırakarak kızın yanına geldi. Onu yerden kaldırdı ve ona:
-Aldırma o bir çocuk dedi. Kız ona tebessüm eden gözlerle baktı ve sonra eski oturduğu yere gitti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
O genç, kovasına balıkları koyduktan sonra kızın yanına geldi.
- Adın ne, diye sordu. Kız:
- Fatıma, dedi.
-Benimki de Ali. Suat Ali...
-Aç mısın?
-Evet.
-Gel, korkma. Şurada bir baraka var ve Hüsamettin Amcam'ın yeri...Orada bu balıkları mangalda pişirmeme yardım et ve beraber bu balıkları afiyetle yiyelim dedi. Kız kaybedeceği bir şey olmadığı için gencin teklifini kabul etti. Birlikte barakaya gittiler. Önce balıkları yıkayıp, pişirdiler ve sonra afiyetle yediler. Ali kıza hayat hikâyesini sordu. Kız Suriyeli bir Türkmen kızı olduğunu, sevgilisiyle Türkiye'ye geldiğini ve buradan Avrupa'ya kaçmak istediklerini, bir lokantada erkek arkadaşıyla birlikte çalıştığını ve erkek arkadaşının hastalanıp öldüğünü, sonra da iş yerinden devlet denetimi nedeniyle çıkarıldığını anlattı. Suat Ali duruma üzüldü. Nerede kalıyorsun dedi:
-Erkek arkadaşım varken bir evin bodrumunda kalıyorduk. Şimdi sağda, solda, sokakta..
-Ama sokak güvenli değil. Başına bir iş gelir.
-Yok gelmez. Sokakta kalan benim gibi çok Suriyeli var ve biz birbirimizi takip eder, kollarız dedi.
Fatıma yemek ve ardından yapılan sohbet sonrasında tekrar eski yerine gidip oturdu. Ve şöyle düşündü:
-Bu şehirde iyi insanlarda var. Gerçi her yerin iyisi de var, kötüsü de, dedi.
Artık hava kararıyor, Fatıma içinse gitme vakti geliyordu. Şehrin kuytularına doğru yol aldı. Zaten kuytular onun gibi birçok Suriyeli ile doluydu ve hepsinin hayali Avrupa'ya gitmekti. Gerçi Fatıma için her yer aynıydı. İnsanın ülkesi kendi bedeniydi ve istese de ölüme kadar onu terk edemezdi.
Fatıma kuytuya giderken Suat Ali'de onu takip ediyordu. Kızdan hoşlandığı için mi yoksa bunu meraktan mı yapıyordu bilmiyordu. Kız kalacağı yere çok yaklaşmıştı, ama karşısına köpek sürüsü çıktı. Fatıma'nın üzerine doğru geldiler ve Fatıma yere düştü. Sonra Ali yerden bulduğu taşı köpeklere attı. Onlara bağırdı ve yerden bulduğu tahta parçası ile onlara karşılık verdi. Köpekler dağılıp, kaçıp gittiler. Fatma çok korkmuş ve can havliyle bağırıyordu. Ali kızın elinden tutup ayağa kaldırdı ve sonra seni burada bırakamam dedi. Kızı yanına alarak evine götürdü.
Evde Suat Ali'nin kötürüm annesinden başka kimsesi yoktu. Suat Ali kıza kalacağı odayı gösterdi ve annesinin gençlik elbiselerinden bazılarını kıza verdi giymesi için. Kıza yıkanması için banyoyu gösterdi. Kız banyo yapıp, kıyafetlerini değiştirip Suat Ali'nin yanına geldi. Ali kızı ilk kez görüyormuş gibi ona baktı. Kızın rengi bir ton daha açılmış, siyah gözlerindeki ışık canlanmıştı. Kız Ali'ye her şey için teşekkür edip gidip odasında yattı. Ali yaptığından dolayı vicdanı rahat ve kafası rahat bir şekildeydi. Annesine iyi bir kız değil mi anne dedi. Annesi gülümsedi. Ali'nin annesi beş yıl önce bahçede meyve toplamak için ağaca tahta merdivenle çıkmış ve merdiven kırılınca da yere düşmüştü. Kadın düşmenin şiddetiyle kısmi felç geçirmiş ve yatağa mahkûm hale gelmişti. Ali bu nedenle uzun yıllardır annesine bakıyor ve bu nedenle de hiçbir işte çalışamıyordu. Tek geçim kaynakları annesinin kocasından kalan emekli maaşı ve bir de bahçedeki meyve ağaçlarıydı. Ali'nin başkada geçim kaynağı yoktu.
Sabah olmuştu. Ama bugün Ali için iki sabah bir arada doğmuştu. Biri gerçek sabah ötekisi ise sabahtan daha aydınlık olan Fatıma'ydı. Fatıma sabah erken kalkmış ve kahvaltı için sofrayı hazırlamıştı. Ali sevindi. Çünkü yıllardır evde bu saatlerde kahvaltı yapılmıyordu. Ali için kahvaltı sabah 11:00'den sonra yapılması gereken bir şeydi. Zaten Ali günde iki kez yemek yerdi. Bunu da annesi olmasa neredeyse tek öğünle vaktini geçirecekti.
Fatıma ile birlikte kahvaltı yaptılar. Ali'nin annesi daha uyanmamıştı. Ali kıza hayatını anlattı. Annesinin bu duruma nasıl gelişinden ve Fatıma'nın hayatlarına katılmasından ne kadar mutluluk duyduğundan...Bu sırada seslerden dolayı uyanan Ali'nin annesi oğluna seslenir. Ali ilk iş annesinin yüzünü nemli bir bez ile siler ve sonra onu öperdi.
-Dünyaların tatlısı, prensesim uyanmış. Oğlunu da çağırırmış deyip bir yandan da annesinin yastığının üstüne başka yastıklar koyup annesini yarı dik pozisyona getirmişti. Önce annesine kahvaltı yaptırdı. Sonra ona en sevdiği türküyü söyledi. Türkü söylerken de arada Fatıma'nın yüzüne baktı. Onunda bu durumdan eğlendiğini görünce sesini biraz daha gürleştirdi.
Ali, Fatıma'yı alıp dışarı çıktı. Ona yeni kıyafetler ve ayakkabı aldı. Fatma'yı Bodrum'un bilmediği yerlerine götürdü ve dışarıda balık ekmek yediler. Fakat bu seferki birlikte ilk yedikleri balık kadar lezzetli olmasa da yine de güzeldi. Vakit bir hayli geçmişti Ali ile eve gittiler ve onun annesine pişirdikleri çorbayı içirdiler. Artık herkes mutluydu. Bir insanın mutlu olması için başka bir insana, insanlara ihtiyacı vardı. Ve Fatma bunu bulmuştu. Daha ne isteyebilirdi ki...
Ali, gün geçtikçe Fatıma'ya daha çok bağlanıyor ve onsuz anlamsız hale geliyordu. Bir gün evin bahçesinde otururken iki kumru bahçeye kondular. Ali Fatıma'ya kumruların hikâyesini anlattı.
-Bu iki kuşun biri dişi diğeri erkektir. Ve bu kuşların ikisinden biri ölünce diğeri ötekinin yalnızlığında başka hiçbir kumruya bakmayacak kadar sadakatlidir, dedi.
Fatıma'nın gözleri doldu ve İdlib'li aşkını ve onunla kurdukları hayalleri hatırladı. Avrupa'ya gidecektiler. Ama kader... Fatıma kendi kendine düşündü ve sonra aşkı olmasa da Avrupa'ya onun anısını yaşamak ve yaşatmak için gitmeliydi. Ali Fatıma'nın gözlerinin neden dolduğunu anlamadı ve sadece hikâyenin ona hüzünlü geldiğini sandı.
Günler geçiyor, Fatma'nın zihninde de Avrupa hayali büyüyordu. Öyle oldu ki bazen evden tek başına çıkıp geziyor ve Avrupa'ya kaçmak isteyen mültecilerle bir araya gelip konuşuyordu. Onlardan yardım istiyor ve onlardan kaçmayı başaranların hikâyesini dinliyordu. Eve geldiğinde ise dışarıda gezdiğini, martılara simit attığını, vb. diyordu. Ali, Fatıma'yı o kadar çok seviyordu ki söylediği yalanlara inanıyor ya da inanmak istiyordu.
Suriye savaşı devam ediyor. Ülkede Suriyeli olan mültecilere vatandaşlık veriliyordu. Ama Fatıma için böyle bir ümit yoktu. Çünkü o kaçak yollarla ülkeye girmişti. Bu sırada Ali zihninde Fatıma ile evlenme kararı alıyor ve bunu ona söylemekten çekiniyordu. Dahası onunla evlenirse belki Fatma Türk vatandaşı olabilirdi ve sonsuza kadar yanında kalabilirdi diye düşünüyordu. Fatıma ise her geçen gün biraz daha Avrupa fikrini zihninde büyütüyordu. Televizyonda, gazetede kaçak mültecilerle ilgili haberleri okuyor bir yandan üzücü haberler olsa da onların yaptığını denemekte fayda var diye düşünüyordu.
Suat Ali, sonunda Fatıma ile evlenmek istediğini Fatıma'ya söyledi. Fatıma Ali'yi sevdiğini fakat hala ölen sevgilisi İdlib'li gence ait olduğunu ve tıpkı bahçedeki kumrular gibi ölene kadar sevdiğine ve aşkına sadakat göstereceğini söyledi. Ali'ye:
-Yakında ben gidiyorum. Sevdiğim adamın hayalini gerçekleştirmek için Avrupa'ya... Bensizliğe kendini alıştır ve bana ilişkin hayaller kurma dedi.
Ali ne diyeceğini bilemedi. İçindeki bu acıyla baş edebilecek durumda da değildi. Sevdiği onu istemese de onunla birlikte Avrupa'ya gitmeliydi. Fakat ne parası ne de arkasında annesini yalnız bırakacak gücü vardı. Fatıma'ya sordu:
-Ne zaman gidiyorsun. Bir hafta sonra...Önce şişme lastik botla Yunanistan'ın Kos adasına gideceğiz ve sonra ver elini Avrupa'ya, dedi.
Ali her geçen gün kızın gözlerinde gitme kararlılığını okuyor ve bu süreci geri alamıyordu. Sayılı günlerse çabuk geçerdi ve geçiyordu da... Fatıma bir kum saatinin akışı gibi elinden azar azar kayıp gidiyordu. Ve Ali'nin bunu seyretmek dışında bildiği başka yol yoktu.
Beklenen gün nihayet gelmişti. Mülteciler Bodrum'un adı lazım olmayan bir köyünde gece toplanmıştılar. Gece gizlice 43 mülteci bota binmişti. Bota binenlerden çocuk olduğu gibi yaşlı kişilerde vardı. Ve hepsi aynı umuda bel bağlamıştılar. Fatıma, Ali'nin gözlerine minnet duygusuyla bakıp:
-Hoşcakal ve hakkını helal et. Teyzeye'de iyi bak. Onu da, senide çok özleyeceğim dedi. Ve sonra o şişme lastik bota bindi. Bot sahilden yavaş yavaş uzaklaşıyor, Ali ise boşalan gözyaşlarını umursamıyordu. Son söz olarak gitme dese de, Fatıma karanlıkta kaybolmuştu botla birlikte...
Ali eve gitti. Canı çok sıkkındı. İçinden bir ses kötü şeyler olacak diyordu. Fakat Fatıma gitmişti ve daha kötü ne olabilirdi ki. Televizyonu açtı ve öylesine haberlere baktı. Belki Fatıma'dan bir haber alır, belki Fatıma'nın bindiği bot sahil güvenlik tarafından yakalanırdı. Ama beklediği olmadı. Fatıma'nın botu Yunan adalarına neredeyse ulaşmak üzereyken Yunan gemileri tarafından botlarına silahla ateş açılmış ve delinen bot yavaş yavaş batmaya başlamıştı. İşin kötüsü Fatıma yüzmeyi bilmiyordu ve oda denizin dibine doğru batıyordu. Ve Fatıma'nın son sözü Ali hoşcakal seni sevsem de ona aitim, idi.


Zübeyde Yalçınkaya

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Etiketler: göz-dilenci-yalnızlık

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri